pedestrian geçidi
insanız biz… hatta… insaniz.biz… doğamız gereği her şeyi sınıflandırırız… büyük baş memeliler… ahmetgiller… barbarlar… sunniler… bir iş güç sahibi oluruz… orada da bir sınıflandırmanın içinde, kendi işimizi bir rutine bağlarız… her sabah vitrini gazete kağıdıyla temizler, trafik sıkıştığında 3 kornaya bi penaltı çalarız… paydos zili çalınca da cebimizdeki susamlarla oynaya oynaya eve döner, koşunca terli sırtımızı havlu ile pansuman (saruman??) ederiz…
hayatımız aslında; sürekli tekrar eden, dışına pek çıkmak istemeyeceğimiz güven çemberlerini çizmek üzerine kurulu… iş güç sanat sepete, yaratıcılığa gelince de aslında durum farklı değil kanımca… birbirinin tıpkısı şarkılar, götü başı birbirine benzeyen (karim benzema??) filmler… hatta o filmlerin içinde, onları onlar yapan bin bir türlü klişeler… bakire kızın değerli kanı… eve ansızın gelen kirli sakallı yabancı adamın tedirgin eden suskunluğu… askerlik geçmişi olan herkesin askerlik anılarını flashback ile siyah beyaz canlandırma zorunluluğu gibi…
“nedir bu uzun girizgah, koymuşsun yaya geçidini, anlatıyorsun uzun uzun, bu ne lahana turşusu ne yaya toure” diyenlere kısa ve öz geçeyim… ister çakma fikir diyelim, ister esinlenme, isterse klişe… bu meret reklamcının zihninde de gizli… hemide bolca… geçen gün yine akla düştü… “yahu trafik olayı ve sosyal sorumluluk deyince yaya geçidi amma da kullanıldı” gibi bir mini-debate cereyan etti… ben de yine üşenmedim… örnekledim… bu kadar anlattıktan sonra “yorumsuzdur” ibaresi yalan olur ama, ben yalanı severim bana dokunmadıkça…








