March52009

bir gariboğlan: willis o’brian

bi tane kayıp film var benim bildiğim… Humpty Dumpty Circus… adam çocuğunun oyuncak sirk ortamını, akrobat ve hayvanlarını çeke çeke yaratmış ilk stop-motion filmi (1898)… sonrasında bi sürü ıvır zıvır arasında Hollywood stop demiş, motion dememiş adam akıllı… ardından kafayı dinozorlara takmış bir adam ortaya çıkmış… Willies O’Brian… n’apmış n’etmiş birlikte bakalım…

kankalarının seslenişiyle “O’bie”, hayatını bir nasyonal parkta palaeontologistlere rehberlik yaparak kazanmaktadır…  geriye kalan zamanlarda oraya buraya bir şeyler karalamakta, küçük heykelcikler  yapmaktadır… enerjisi boldur… sıkıntıdan kendi kendine, başkalarının daha önce keşfettiği stop-motion’ı kendi kafasına göre tekrar icat eder… kildir, çamurdur, prehistorik ortamlarda bir mağara adamıyla bir dinozorun kavgasını kurgular kamerasında… her şeyi eline yüzüne bulaştırır… ışığın ısısından dinozor erimeye başlar… ama “O’bi” yılmaz… bi kaç kapı dolaşır… sonunda bir prodüktör 5000 dolar verip “git adam gibi bir şeyler çek” deyip acır garibime…

işte çektiği film budur…

dinosaour and the missing link (1915)

filmi, gözünü para bürümüş, dönemin büyük icat adamı Edison izler ve gözlerinde dolar işareti belirir… willis, ikinci büyük süksesini yontma taş devrinde geçen bir “postacı kapıyı iki kez çalar” hikayesi olan “R.F.D., 10.000 B.C” ile yakalar… postacının bir dinozora binerek iş gördüğü bir evrendir bu… postacı o kadar çekilmezdir ki en sonunda otobur dinozor bile dayanamaz bu adama  ve onu ikiye böler…

bu şaşalı yapım willis’e prodüktörler diyarı kapıları ardına kadar açar… gözü pek (gregori pek) Herbert Dawley “abi bomba gibi bi senaryo var elimde” der… O’bie tatlı dile kanar ve “the ghost of slumber mountain” ortaya çıkar… bu filmle ilgili bi sürü dedikodu yayılır hatta O’Bie’nin değil başkasının çektiği bile söylenir… Dawley, filmde masum bir dinozor kardeşini yerken boy gösteren T-Rex gibi Willies’i ve filmi çıtır çıtır yer… 40 küsur dakikalık film 15 dakkaya düşer…

ama gariban O’Bİe’nin imdadına Sir Arthur Conan Doyle’un ölümsüz eseri “the lost world” yetişecektir… filmin trailer’ında gözümüze sokulan “yedi yıllık hummalı çalışmanın ürünüdür” ibaresi, aslında willie’nin dinozorlar dünyasını yaratırkenki çilesini haykırır … bilim insancıkları amazonlara doğru yol alır… balta girmemiş ormanlarda (bayılıyorum bu benzemeye, benzema, h.balta) iz sürerler… hatta kayboldukları yerde Spielberg devreye girer ve ortamın bütün büyüsünü emip, aynı isimli dev eserini ortaya çıkarır… ki bu başka bir hikayedir… burada anlatılmaz…
the lost world, o zamana kadar insan gözünün gördüğü en şenlikli filmdir… sessiz sinemanın belki de en epic çığlığı…(çok duygusal oldu be…)… O’Brian tüm yeteneklerini damla damla filmin yönetmeni Hoyt’a sunmuştur… artık efekt mefekt deyince akla O’Brian gelecektir… gelmelidir…

the lost world (1925)

willis başarılarının ardından gaza gelir… proce üstüne proce üretir… “the lost world”’ün yönetmeni Hoyt ile devam filmi çekmeye çalışırlar… ama O’ Brian bahtsızlığını Hoyt’ta da bulaştırır ve film patlar… ”kendim oturayım şu yönetmenlik koltuğuna, oram buram ağırıyor” der ve  Frankenstein’ı çekmek için kolları sıvar… hatta büyük düşlerinden birisidir bu yaratık… ama ucundan bile yaklaşamaz… kovboyların dinozorlarla kapıştığı türler arası dev bir çorba senaryosu kaleme alır… kapı kapı dolaşır…  elinde kalan sadece hüsranın ateşlenmemiş revolveridir… ancak adam bu diyardan bir dinozorun sırtında göç ettikten 4 yıl sonra bu Dino-Western, “ the valley of gwanhi” ismiyle perde bulur.

the valley of gwanhi

yeni sonic dönem O’Bie’ye hiç de iyi gelmez… sesli sinema tüm dengeleri değiştirir… “Creation” adlı filmi için güç toplar… bazı sahneler çekmeye başlar… ekonomik buhran dedikleri ve “de niro”nun kaçak içki satarak hayatını kazandığı o meşhur dönem kapıyı çalar…  bu dönemde bu kadar çetrefilli bir film intihardır sadece… Creation asla gösterime girmez… hatta götü başı belli olmayan kurgusal, eksik organlı bir ucube gibi karanlıkta unutulur gider…

imdada sinemanın en bilindik kahramanlarından en kıllı olanının ilk kurşunu yetişir…  Kral Kong…  O’Brian Krala hayat verir… tabii her nereye gittiyse yanında götürdüğü dinozorlarıyla birlikte…

king kong (1933)

King Kong, willis’in son büyük işidir… bu büyük tüylü yaratıktan daha sonra da ekmek yemiştir. ( The Son of Kong – 1933, Mighty Joe Young – 1944)… fakat bu dönemden sonra, orda burda duyduğumuz afili bir işe imza atamamıştır…  beyhude arayışlarının birisinde, ebedi takıntısı Frankenstein’ı yine içine kattığı “King Kong vs. Frankenstein” projesini satmaya çalışır… hollywood’tan istediğini alamayınca, kafayı da dümeni de kırar ve kapağı Japonya’ya atar… dönemin meşhur Toho stüdyosuna derdini anlatır… “Yok abi bize yaramaz bu iş” cevabını alır, hüsranla okyanusu geçip, evine geri döner… yıllar sonra Toho,  “Kingu Kongu tai Gojira” adlı filmi piyasaya sürer… içinde Godzilla, King Kong ile kapışmaktadır…

işin komik tarafı rahmetli O’Bie abi bu garip rastlantıyı göremeden ölür… ucu bucağı olmayan “godzilla bilmem neye karşı” serilerinin babası olmuş, fakat bebeğinin çığlığını duyamadan aramızdan ayrılmıştır… burada biz de üzülürüz… hayatımızın bi şey yapamadan akıp geçtiğini fark eder… yaşlı kralın yaşlı gözüne zuuum yaparak yavaş yavaş görüntüden kayboluruz…

king kong vs. godzilla (1962)

Comments (View)
blog comments powered by Disqus
Page 1 of 1